Yıldızını Yakan Özne: Rimbaud ve Benliğin Trajik Ontolojisi
Yıldızını Yakan Özne: Rimbaud ve Benliğin Trajik Ontolojisi
Rimbaud’nun “Ben başkalarıdır” sözü, modern öznenin kendi üzerine kapanmış, kendisine
bütünüyle sahip, saydam ve değişmez bir merkez olmadığını gösteren en parlak sezgilerden
biridir. Fakat bu söz, insan benliğinin bütün trajik mimarisini kuşatmaya yetmez. Çünkü ben,
yalnızca başkalarından yapılmış bir özne değildir; aynı zamanda başkalarının içinde
kaybolmuş, fakat kendisini aşma, kendisini bulma, kendisini hakikatin ışığında yeniden kurma
arzusuyla yanıp tutuşan kırılgan bir varlık düğümüdür. Ben, hem toplumsal olarak kurulmuş
bir yapı hem de bu kuruluşun içinde kendi yıldız ışığını arayan bir yanılsama merkezidir.
Bu nedenle “ben” dediğimiz şey tekil değil, yapışık ikiz bir varoluştur. Bu ikizlerden biri
“başkaları olarak ben”dir; öteki ise “kendisi olarak ben.” Başkaları olarak ben, toplumun,
dilin, ahlakın, aile yapısının, sınıfsal konumun, tarihsel hafızanın, ideolojik aygıtların,
korkuların, yasakların, arzuların ve gündelik hayatın içimizde oluşturduğu bendir. Bu ben,
başkalarının sesiyle konuşur, başkalarının gözleriyle kendini görür, başkalarının değerleriyle
kendini ölçer, başkalarının korkularıyla geri çekilir, başkalarının umutlarıyla oyalanır. O,
insanın toplumsal varoluş için ödediği bedeldir.
Durkheim’ın “kolektif bilinç” kavramı burada belirleyici bir ışık düşürür. Birey, kendisini
yalnızca kendi iç dünyasından hareketle kurmaz; içine doğduğu toplumun ortak inançları,
normları, ahlaki kodları ve simgesel düzeni tarafından biçimlendirilir. Toplum, bireyin dışında
duran soğuk bir yapı değildir; bireyin içine yerleşir, onun düşünme biçimlerini, utanma ve
suçluluk duygularını, arzu sınırlarını, korkularını ve aidiyet imgelerini belirler. Bu nedenle
“ben”, daha doğarken kendisine ait olmayan seslerle kuşatılmıştır. İnsan, kendisi olmadan
önce başkalarının beklentilerinin içinde adlandırılır.
Marx’ın yabancılaşma kavramı da başkaları olarak benin toplumsal kuruluşunu daha keskin
biçimde görünür kılar. İnsan, yalnızca emeğinin ürününe değil, kendi yaratıcı özüne, kendi
yaşam etkinliğine ve sonunda kendi insansal varlığına yabancılaşır. Kapitalist modernite,
insanı kendi iç yıldızının ışığıyla değil, piyasanın, üretimin, tüketimin, statünün ve rekabetin
soğuk ışığıyla tanımlar. Böylece başkaları olarak ben, yalnızca aile ve gelenek tarafından değil,
aynı zamanda meta ilişkileri, sınıfsal konum, üretim biçimleri ve ideolojik aygıtlar tarafından
da kurulur. İnsan, kendisine ait sandığı benliği çoğu zaman tarihsel-toplumsal düzenin
kendisinde kurduğu bir biçim olarak yaşar.
Foucault’nun disiplinci iktidar ve özneleşme çözümlemeleri, bu sürecin yalnızca dışsal
baskıyla işlemediğini gösterir. İktidar, insanı yalnızca yasaklayarak değil, onu belli biçimlerde
konuşturarak, düşündürerek, sınıflandırarak, normalleştirerek ve kendisini belirli kimlikler
içinde tanımaya zorlayarak üretir. Hapishane, okul, klinik, kışla, aile, hastane ve modern
bürokrasi; yalnızca kurumlar değil, benliği biçimlendiren görünmez torna tezgâhlarıdır. İnsan,
özgürce kendisi olduğunu sandığında bile, çoğu zaman iktidarın kendisinde ürettiği özne
konumunu yaşamaktadır.
Freud’un psikanalizi, bu toplumsal kuruluşun ruhsal karşılığını açığa çıkarır. Ben, kendi evinin
efendisi değildir. Bilinçdışı, bastırılmış arzular, çocukluk izleri, baba yasası, suçluluk, kaygı ve
üstben, insanın iç dünyasında başkalarının sesini sürekli yeniden üretir. Freud’un üstben
kavramı, başkaları olarak benin ruhsal aygıta nasıl yerleştiğini gösterir: Toplumsal yasak, baba
sesi, ahlaki buyruk ve içselleştirilmiş denetim, insanın içinde konuşmaya devam eder. Böylece
başkaları dışarıda kalmaz; içeriye taşınır, vicdan, suçluluk ve yasak biçiminde benliğin
derinliklerine yerleşir.
Lacan’ın “Büyük Öteki” kavramı bu noktada daha da çarpıcıdır. İnsan, kendi arzusunu bile
çoğu zaman kendisinden değil, Öteki’nin alanından alır. Dil, yasa, kültür ve simgesel düzen,
bireyden önce vardır. Çocuk dünyaya geldiğinde, konuşacağı dil, taşıyacağı ad, gireceği
akrabalık ilişkileri, tabi olacağı yasaklar ve arzularını anlamlandıracağı simgesel ağ zaten
kuruludur. Bu nedenle “ben” dediğimiz şey, daha en başta bir başkalık alanının içinde
kurulur. Rimbaud’nun “Ben başkalarıdır” sezgisi, Lacancı anlamda, öznenin simgesel düzen
tarafından yarılmış olmasının şiirsel ifadesi gibidir.
Fakat bütün bunlara rağmen insanın içinde “kendisi olarak ben” diye adlandırabileceğimiz
daha kırılgan, daha tehlikeli, daha yaratıcı bir imkân da vardır. Bu ben, toplumsal benliğin,
sahte uyumun, başkalarının bakışında kurulmuş kimliğin altında bir hakikat kıvılcımı gibi
yanar. Winnicott’un “sahte benlik” ve “gerçek benlik” ayrımı bu noktada güçlü bir açıklama
sunar. Sahte benlik, çevrenin beklentilerine uyum sağlayarak var olur; kabul görür,
işlevseldir, topluma katılır, zarar görmemek için kendisini saklar. Gerçek benlik ise daha
kırılgan, daha yaratıcı, daha oyun kurucu, daha sahici bir yaşam kaynağıdır. Fakat dünya çoğu
zaman gerçek benliği değil, sahte benliğin toplumsal olarak kullanışlı yüzünü ödüllendirir.
Sıradan insan için canlı doğan ben, çoğu zaman başkaları olarak bendir. Kendisi olarak ben ise
ölü doğar ya da çok erken yaşta bastırılır. Aile, okul, devlet, din, piyasa, gelenek, töre, ahlak
ve gündelik hayatın sıradan zorunlulukları, insanın içindeki yıldız ışığını çoğu kez daha
parlamadan söndürür. Sıradan özne, kendi içindeki hakikat çağrısını duymadan yaşar; çünkü
başkaları olarak ben ona yeterli bir varoluş kabuğu sağlar. Bu kabuk içinde insan adlandırılır,
sınıflandırılır, evcilleştirilir, onaylanır ve sıradan dünyanın karanlığında kabul edilebilir bir yer
edinir.
Oysa sıradışı özne için başkaları olarak ben yeterli değildir. İçinden geldiği yıldız ışığını
kendinde taşıyan kendisi olarak benler, benliklerini belirleyen hakikati arama yolculuğunu
asla terk etmezler. Onlar için hakikat, dışarıdan edinilecek bir bilgi, akademik bir kavram,
ahlaki bir kural ya da toplumsal bir başarı değildir. Hakikat, ruhun derininde yanan ve insanı
kendi sınırlarını aşmaya zorlayan yıldızsal bir çağrıdır. Böyle öznelere göre yaşamak,
başkalarının karanlığında güvenli bir yer edinmek değil, kendi iç ışığını yakmak ya da o ışığın
içinde yanmaktır.
Fakat burada metnin en keskin eşiği belirir: Hakiki ben diye ulaşılacak, kucaklanacak,
kendisiyle özdeşleşilecek tamamlanmış bir merkez yoktur. Ben, insanın varlık karşısında
kurduğu en büyük ve en zorunlu yanılsamadır. İnsan, hiçlik dehşeti karşısında bir merkez
kurmuş, bu merkeze “ben” adını vermiştir. Fakat bu merkez katı bir öz değil; dilin, belleğin,
arzunun, başkalarının, bilinçdışının, toplumsal rollerin, ölüm bilincinin ve anlam arayışının
oluşturduğu geçici bir düğümdür. İnsan kendi içine indiğinde saf kendisini değil, başkalarının
tortusunu, dilin izlerini, arzunun kırık aynalarını, çocukluk yaralarını, bastırılmış imgeleri ve
hiçlik karşısında kurulmuş metafizik bir sığınağı bulur.
Sartre’ın varoluşçuluğu burada önemli bir gerilim yaratır. Sartre’a göre insan, önceden
belirlenmiş bir özle dünyaya gelmez; varoluş özden önce gelir. İnsan, kendisini eylemleriyle
kurar. Fakat bu özgürlük, dingin bir imkân değil, ağır bir yüktür. İnsan kendi kendisini kurmak
zorunda olduğu için kaygıya mahkûmdur. “Hakiki ben” arayışı bu bağlamda yanıltıcıdır; çünkü
insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen tamamlanmış bir öz yoktur. İnsan, kendisini bulmaz;
kendisini kurar. Fakat sıradışı öznenin trajedisi, kendisini kurma sürecini, sanki önceden var
olan mutlak bir hakiki bene ulaşma yolculuğu sanmasıdır.
Heidegger’in Dasein çözümlemesi de bu metne derin bir varoluşsal damar ekler. İnsan,
dünyaya fırlatılmış bir varlıktır. Kendini seçmeden önce bir dilin, bir tarihin, bir toplumun, bir
dünyanın içine atılmıştır. Heidegger’in “das Man” dediği anonim herkes alanı, başkaları
olarak benin ontolojik karşılığı gibidir. İnsan çoğu zaman “herkes” gibi düşünür, herkes gibi
konuşur, herkes gibi korkar, herkes gibi arzular, herkes gibi yaşar. Kendisi olarak ben ise
ancak bu herkes alanının gürültüsünden koparak, ölüm bilinciyle kendi varoluşunun
tekilliğine yöneldiğinde belirir. Fakat burada da ulaşılan şey tamamlanmış bir hakiki ben
değil, kendi sonluluğunun bilincinde açılan sahici varoluş imkânıdır.
Nietzsche’nin “kendin ol” çağrısı da bu bağlamda aldatıcı biçimde parlaktır. Nietzsche için
insan, verili ahlakın, sürü değerlerinin, köle ruhunun ve çürümüş metafiziğin ötesine geçerek
kendi değerlerini yaratmak zorundadır. Fakat bu yaratım, hazır bir hakiki beni bulmak değil,
kendini aşmaktır. Üstinsan fikri, sabit bir özün keşfi değil, insanın kendisini sürekli aşma
kudretidir. Rimbaud da bir bakıma Nietzscheci anlamda kendi duyularını, dilini ve benliğini
aşmaya çalışan bir şiirsel varlıktır; fakat onun trajedisi, bu aşmayı bir yıldız patlamasına
dönüştürmesinde, kendi yanışını hakikatin kendisi sanmasında saklıdır.
Kierkegaard’ın umutsuzluk çözümlemesi, sıradışı öznenin iç yarılmasını daha da derinleştirir.
Kierkegaard’a göre benlik, kendi kendisiyle ilişki kuran bir ilişkidir; fakat bu ilişki
bozulduğunda umutsuzluk doğar. İnsan ya kendisi olmak istemez ya da umutsuzca kendisi
olmak ister. Rimbaud’nun trajedisi bu ikinci hatta yer alır: O, başkaları olarak benin içinde
erimek istemez; kendisi olarak benin yıldızını mutlaklaştırır. Fakat mutlak biçimde kendisi
olmak isteyen özne, kendisinin hiçbir zaman tamamlanmış bir merkez olmadığını sezdiğinde
yıkıcı bir umutsuzluğa sürüklenir.
Camus’nün absürd kavramı da burada yankılanır. İnsan anlam ister; dünya susar. İnsan
hakikat ister; varlık ona kesin bir cevap vermez. İnsan kendi içinde hakiki bir ben arar; fakat
bulduğu şey çoğu zaman boşluk, eksiklik ve yankıdır. Absürd, insanın anlam arayışı ile
dünyanın kayıtsızlığı arasındaki çatışmadır. Rimbaud’nun şiiri, bu absürd sessizliği bir ateşe
çevirir. O, dünyanın suskunluğunu şiirin çığlığıyla yarmak ister. Fakat çığlık, hakikatin
bulunması değil, hakikatin yokluğuna verilmiş yanık bir cevaptır.
Attâr’ın Hüthüt’ü ve Simurg’u arayan kuşları, bu benlik trajedisine mistik bir boyut kazandırır.
Kuşlar, Simurg’u bulmak üzere yola çıktıklarında kendilerinden ayrı, aşkın, yüce ve mutlak bir
varlığı aradıklarını sanırlar. Hüthüt, bu yolculuğun rehberidir. O, kuşları korkularından,
mazeretlerinden, alışkanlıklarından, küçük aidiyetlerinden, benlik konforlarından ve ruhsal
tembelliklerinden kopararak hakikatin vadilerine çağırır. Fakat bu yolculuk dışarıdaki bir
hükümdara doğru değil, arayanın kendi benlik yanılsamasının soyuluşuna doğrudur.
Kuşlar her vadiden geçerken bir kabuklarını bırakırlar. Kimi arzusunu, kimi korkusunu, kimi
gururunu, kimi konforunu, kimi kendi küçük benlik tapınağını terk etmek zorunda kalır.
Hakikat yolculuğu burada bir eklenme değil, eksilmedir; bir sahip olma değil, soyunmadır; bir
benlik inşası değil, benlik çözülmesidir. Yolculuğun sonunda otuz kuş, Simurg’un aynasında
kendilerini görür. Fakat bu, sıradan anlamda hakiki bene ulaşma değildir. Tersine, tekil
benliğin mutlaklaştırılmasının çözülmesidir. Simurg, bireysel hakiki benin adı değil; benlik
yanılsamasının mistik aşılmasıdır.
Jung’un bireyleşme kavramı burada Attâr’ın yolculuğuyla kimi bakımlardan örtüşür.
Bireyleşme, insanın persona, gölge, anima/animus ve kolektif bilinçdışı imgeleriyle
yüzleşerek daha bütünlüklü bir ruhsal yapıya yönelmesidir. Fakat Jung’da da bu süreç, basitçe
hazır bir hakiki beni bulmak değildir; bilinç ile bilinçdışı arasındaki gerilimi dönüştürme
çabasıdır. Simurg yolculuğu, Jungcu anlamda, arketipsel bir bütünlük arayışıdır; fakat
sonunda bulunan bütünlük, tekil egonun zaferi değil, egonun daha geniş bir ruhsal ve kozmik
aynada sınırlarını fark etmesidir.
Rimbaud ise bu mistik ve ruhsal yolculuğun modern, sabırsız, asi ve trajik çocuğudur. Onda
Hüthüt’ün çağrısı vardır; fakat Hüthüt’ün terbiyesi yoktur. Onda Simurg’u arayan kuşun
arzusu vardır; fakat vadilerden geçerek benliği soyan mistik sabır yoktur. Rimbaud, hakikate
arınarak değil, yanarak ulaşmak ister. Şiiri, yavaş bir ruhsal olgunlaşma değil, yıldırım gibi
çakan bir benlik patlamasıdır. O, başkaları olarak benin bütün maskelerini yakmak, kendisi
olarak benin yıldızını ortaya çıkarmak ister. Fakat bu yıldızı hakiki benin ışığı sanır.
Daidalos’un İkaros’u burada Rimbaud’nun kaderine ikinci büyük mitik ışığı düşürür. Daidalos
aklın, tekniğin, ölçünün ve sınır bilgeliğinin figürüdür. Labirenti yapan da odur, labirentten
çıkmanın kanatlarını kuran da. İkaros ise insanın sınır aşma arzusudur; yeryüzünün
ağırlığından kurtulmak, göğe yükselmek, güneşe yaklaşmak, varoluşun bedensel ve toplumsal
sınırlarını aşmak isteyen taşkın ruhtur. Fakat İkaros’un kanatları balmumuyla tutturulmuştur.
Yükselişinin aracı, aynı zamanda düşüşünün nedenini içinde taşır.
İkaros güneşe fazla yaklaşınca kanatlarını bir arada tutan balmumu erir ve düşer. Bu düşüş,
yalnızca babasının öğüdünü dinlemeyen bir gencin cezası değildir; hakikatin ışığına ölçüsüzce
yaklaşmak isteyen öznenin ontolojik kaderidir. İnsan güneşi ister; fakat kanatları
balmumundandır. İnsan hakikate yaklaşmak ister; fakat onu taşıyan beden, sinir sistemi, dil,
bilinç, benlik ve ruhsal yapı bu mutlak yakınlığa dayanamaz. İnsan sonsuzluğu arzular; fakat
sonlu bir varlıktır. Bu nedenle İkaros’un düşüşü, insanın kendi sınırlarını tanımadan hakikati
mutlaklaştırmasının trajik imgesidir.
Psikiyatri ve yaratıcılık ilişkisi açısından bakıldığında, Rimbaud gibi figürlerde sıradan bilincin
düzenini aşan yoğun bir sınır deneyimi görülür. Bu deneyimi hastalığa indirgemek yanlış olur;
fakat ruhsal yarılma, aşırı duyarlılık, taşkın imgelem, benlik sınırlarının gevşemesi, gerçeklik
duygusunun şiirsel olarak dönüştürülmesi ve dilin olağan bağlarından koparılması, yaratıcı
öznenin iç dünyasında büyük bir basınç oluşturur. Şiir burada bir ifade değil, bir ruhsal yanma
biçimidir. Yaratıcı deha, çoğu zaman normal uyumun kaybı pahasına doğar. Fakat bu kayıp
her zaman özgürleştirici değildir; kimi zaman özneyi kendi iç ışığının altında yakar.
Rimbaud, şiirin İkaros’udur. İçindeki yıldız ışığını hakikatin güneşi sandı; ona yaklaşmak için
duyuların düzenini bozdu, dili yerinden etti, şiiri bir varoluş patlamasına dönüştürdü. Fakat
insan benliği balmumundan kanatlarla uçan bir yapıdır. Başkaları olarak benin kabuklarını
kırmak mümkündür; fakat bu kabuklar kırıldığında ortaya çıkacak olan şeyin saf ve mutlak bir
hakiki ben olacağı yanılsamadır. Rimbaud bu yanılsamaya şiirin ateşiyle yürüdü. Kanatları
erken parladı, erken eridi, erken düştü.
Attâr’ın Hüthüt’ü ile Daidalos’un İkaros’u arasındaki fark, Rimbaud’nun trajedisini daha da
açık hale getirir. Hüthüt, benliği çözerek hakikate yaklaştırır; İkaros ise benliği büyüterek
güneşe yükseltir. Hüthüt’ün yolunda hakikat, benliğin eksilmesiyle görünür; İkaros’un
yolunda benlik, hakikatin ışığını kendi yükselişinin ödülü sanır. Hüthüt “kendinden geç” der;
İkaros “kendini güneşe taşı” der. Hüthüt’ün yolunda teslimiyet vardır; İkaros’un yolunda
taşkınlık. Hüthüt’ün yolunda yanmadan aydınlanma umudu vardır; İkaros’un yolunda
aydınlanmak için yanma yazgısı vardır.
Rimbaud bu iki yolun arasında parçalanır. Bir yanıyla Hüthüt’ün çağrısını duyar: Başkaları
olarak benin kafesinden çıkmak, hakikatin vadilerine yürümek, sahte benliğin maskelerini
terk etmek ister. Öteki yanıyla İkaros’tur: Kendi yıldız ışığını mutlaklaştırır, hakikati kendi
şiirsel ateşiyle özdeşleştirir, güneşe doğru ölçüsüzce yükselir. Böylece Rimbaud, Simurg’u
arayan kuşun İkaros’a dönüşmesidir. Arayan kuş, hakikat yolculuğunda kendi benliğini
soyacağı yerde kendi yanışını hakikat sanmaya başladığında İkaroslaşır.
Bu yüzden Rimbaud’nun şiiri, ne yalnızca mistik bir arayış ne de yalnızca romantik bir
isyandır. O, hakiki ben yanılsamasının şiirsel patlamasıdır. Rimbaud, kendisi olarak benin
yıldız ışığını sonuna kadar yakar; fakat bu ışığın ardında ulaşılacak tamamlanmış bir hakiki
ben yoktur. O, bunu belki kavramsal olarak bilmez; ama şiiri bunu sezgisel olarak bilir.
Şiirindeki gerilim, hakiki bene yaklaşmanın sevinci değil, hakiki benin yokluğuna rağmen ona
doğru yanmanın imkânsız tutkusudur.
Rimbaud’nun daha sonra şiiri bırakıp silah ticaretinin soğuk dünyasına savrulması, yalnızca
bireysel bir biyografi kırılması olarak okunamaz. Bu, benliğin yapışık ikiz trajedisinin tarihsel
sahnesidir. Şiirde kendisi olarak ben, erken bir yıldız gibi parlar; hayatta ise başkaları olarak
ben, sönmüş beden üzerinde egemenlik kurar. Şair Rimbaud’nun yerini tüccar Rimbaud alır.
Hakikatin ateşiyle yanmış olan benlik, dünyanın maddi zorunluluklarının, ticaretin, çıkarın,
silahların ve soğuk gerçekliğin alanına çekilir. Böylece Rimbaud, şiirde kendisi olarak benin
zaferi, hayatta ise başkaları olarak benin intikamı haline gelir.
Fakat bu intikam, şiirin ışığını söndüremez. Çünkü hakikatin ışığı bazen bulunan bir hakikatten
değil, bulunamayacak bir hakikatin peşinde yanmış bir ruhun izinden doğar. Rimbaud hakiki
bene ulaşmadı; çünkü ulaşılacak böyle bir ben yoktu. Simurg’a varan kuşların gördüğü gibi,
aranan şey tekil benliğin derininde saklı mutlak bir öz değildi. Fakat Rimbaud, Attâr’ın kuşları
gibi benliğini çözerek değil, İkaros gibi benliğini güneşe taşıyarak bu yoklukla karşılaştı. Bu
yüzden onun aydınlanması bilgelik değil, yangın oldu.
Hakiki ben yoktur; fakat hakiki ben arayışı insanın en büyük yaratıcı yanılsamalarından biridir.
Bu yanılsama olmadan şiir, sanat, felsefe ve mistik arayış bu yoğunlukta doğamazdı. İnsan,
aradığı şeyin yokluğunu sezdiği halde aramaktan vazgeçmeyen bir varlıktır. Belki de insanın
büyüklüğü burada, zavallılığı da buradadır. Sıradan insan yanılsamayı gerçek sanarak yaşar.
Sıradışı insan yanılsamayı yakarak hakikate ulaşacağını sanır. Mistik bilgelik yanılsamayı
çözmeye çalışır. Trajik şiir ise yanılsamanın içinde yanarak ışık üretir.
Bu nedenle Rimbaud, modern öznenin hem felsefi hem toplumsal hem psikiyatrik hem de
mitik trajedisidir. Onda Lacan’ın yarılmış öznesi, Freud’un bilinçdışı, Winnicott’un gerçek
benlik arayışı, Marx’ın yabancılaşmış insanı, Durkheim’ın kolektif bilinci, Foucault’nun
özneleştirilmiş bedeni, Heidegger’in herkes alanından kopmaya çalışan Dasein’ı, Sartre’ın
özsüz özgürlüğü, Nietzsche’nin kendini aşma tutkusu, Kierkegaard’ın umutsuzca kendisi
olmak isteyen beni ve Camus’nün absürd karşısında anlam arayan insanı aynı yangında
birleşir.
Attâr’ın kuşları Simurg’un aynasında benlik yanılsamasının çözüldüğünü görürler. İkaros
güneşe yaklaşırken benliğin sınırlarını tanımadığı için düşer. Rimbaud ise bu iki figürün
arasında, modern şiirin yanık eşiğinde durur. O, Hüthüt’ün çağrısını duyan, Simurg’u arayan,
fakat İkaros’un kanatlarıyla uçtuğu için şiirin güneşinde erken yanan kuştur. Onun şiiri,
Simurg’a ulaşmış bir bilgenin dingin sesi değil; Simurg’u ararken kendi kanatlarını güneşte
eriten bir ruhun kül ışığıdır.
Sonunda karşımıza şu derin hakikat çıkar: Ben, kendisini hakikat sanan evrensel bir
yanılsamadır; fakat insan bu yanılsama olmadan hakikati arayamaz. Hakiki ben yoktur; ama
büyük ruhlar onu aramadan duramaz. Evrensel ben bir seraptır; fakat şiirin, sanatın,
felsefenin ve mistik sezginin en büyük ateşleri çoğu zaman bu serabın ufkunda yanar. İnsan,
kendi içinde bir yıldız taşıdığını sanır; belki de bu yıldız, hakikatin kendisi değil, hakikati
arayan yanılgının ateşidir. Fakat karanlık yeryüzünde bazen hakikatin kendisinden çok,
hakikat uğruna yanmış bu yanılgının ışığı yol gösterir.
Rimbaud bu ışığın erken şafağıdır. O, içindeki yıldız ışığını hakiki benin ışığı sandı; o ışığa
doğru yürüdü, yürürken kendini yaktı ve sonunda şiirin göğünde sönmeyen bir iz bıraktı.
Simurg’a ulaşan bilge kuş olmadı; fakat Simurg’u ararken İkaroslaşan kuş olarak şiirin en
parlak trajedilerinden birine dönüştü. Onun bedeni dünyanın karanlık pazarlarında dolaşmış
olabilir; fakat ruhunun erken yanışından doğan yıldız tozu hâlâ şiirin gecesinde
parlamaktadır.