Homeros’un Ozanından Nolan’ın Kamerasına: Sözlü, Yazılı ve Görsel Kültürün Ortak Zihin Üzerindeki Diyalektiği

Homeros’un Ozanından Nolan’ın Kamerasına: Sözlü, Yazılı ve Görsel Kültürün Ortak Zihin Üzerindeki Diyalektiği

Christopher Nolan’ın The Odyssey filminin dünya ölçeğinde gördüğü yoğun ilgiye yalnızca çağdaş sinemanın teknolojik olanakları, yönetmenin kişisel ünü ya da sinema endüstrisinin pazarlama gücü üzerinden bakmak, karşımızdaki kültürel fenomenin daha derindeki anlamını gözden kaçırmak olur. Homeros’un binlerce yıllık anlatısının çağdaş görüntü teknolojisinin en gelişmiş araçlarından biriyle yeniden kurulması ve birbirinden son derece farklı kültürlere mensup insanların ortak ilgisinin merkezine yerleşebilmesi, sözlü kültürden görsel kültüre uzanan insanlık tarihinde devam eden çok eski birtakım zihinsel dinamikleri görünür kılmaktadır.

Burada asıl soru Nolan’ın Homeros’u sinemaya nasıl uyarladığı değildir. Daha köklü soru şudur: Homeros’un ozanını dinleyen insanla Nolan’ın kamerasının karşısında oturan insan arasında, aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, nasıl bir zihinsel süreklilik vardır?

Bu soru bizi sözlü, yazılı ve görsel kültür arasındaki ilişkinin merkezine götürür.

Sözlü kültür ile çağdaş görsel kültür arasında ilk bakışta büyük bir uzaklık vardır. Birinde insan sesi, ritim, jest, mimik, bedensel performans ve anlatıcı; diğerinde kamera, kurgu, müzik, ses teknolojisi, dijital görüntü ve bunların arkasında örgütlenmiş büyük bir kültür endüstrisi vardır. Fakat taşıyıcı araçların farklılığı, bu iki kültürel biçimin insan zihni üzerindeki kimi temel etki mekanizmalarının birbirine benzediği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Tam tersine, medyumların gerisindeki zihinsel işleyiş incelendiğinde sözlü kültür ile görsel kültür arasında dikkate değer bir yapısal benzeşim ve işlevsel süreklilik ortaya çıkar.

Bu nedenle iki kültürel biçim arasında bir özdeşlikten değil, tarihsel koşullar ve teknik araçlar değişmesine rağmen varlığını sürdüren bir işlevsel akrabalıktan söz etmek daha doğru olacaktır.

Sözlü kültürün dünyasında anlatının yaşayabilmesi, her şeyden önce bellekte taşınabilmesine bağlıdır. Yazılı arşivin bulunmadığı ya da sınırlı olduğu toplumlarda ortak geçmiş; mitoslar, destanlar, ağıtlar, dualar, atasözleri, soy anlatıları, dinsel hikâyeler ve ritüeller aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılır. Walter J. Ong’un Sözlü ve Yazılı Kültür adlı çalışmasında gösterdiği gibi, böyle bir dünyada ritim, tekrar, kalıplaşmış söz dizileri, güçlü karşıtlıklar ve dramatik sahneler yalnızca estetik araçlar değildir; bunlar aynı zamanda belleğin korunmasını ve bilginin toplumsal dolaşımını mümkün kılan zihinsel tekniklerdir.

Homeros destanları bunun en görkemli örneklerinden biridir. Odysseus yalnızca belirli bir coğrafyada yaşayan belirli bir kahraman değildir. Deniz, yolculuk, evden ayrılma, yabancıyla karşılaşma, canavar, ayartılma, kayıp, unutma, ölüm tehdidi, sadakat ve eve dönüş gibi motifler onun kişisel serüveninin sınırlarını aşarak insanlığın ortak zihinsel repertuvarına katılır.

Mitolojinin olağanüstü gücü tam da burada başlar.

Mit, tek tek olayları anlatmaktan daha fazlasını yapar; insan deneyimini hatırlanabilir ve yeniden üretilebilir imgesel örüntüler halinde kodlar. Mitolojik anlatının kahramanı, tanrısı, canavarı, yolculuğu ya da felaketi, belirli bir tarihsel olaydan koparak farklı çağların insanlarının kendi deneyimlerini içine yerleştirebilecekleri geniş anlam alanlarına dönüşür.

Kyklops yalnızca tek gözlü bir yaratık değildir; bilinmeyenin, yabancının ve çıplak gücün imgesine dönüşebilir. Sirenler yalnızca büyüleyici seslere sahip mitolojik varlıklar değildir; insanın kendi arzusunun çağrısına yenilme ihtimalini temsil eder. Poseidon yalnızca denizlere hükmeden antropomorfik bir tanrı değildir; insan iradesinin karşısında duran, bütünüyle denetlenemeyen doğanın simgesidir. Ithaka ise giderek coğrafi bir adadan daha fazlasına dönüşür: eve, başlangıca, kimliğe ve kaybedilmiş bütünlüğe dönüş arzusunun sembolüdür.

Böylece mitoloji insanlığın ortak zihninde dolaşabilen bir imgesel kodlar deposu meydana getirir.

Sözlü kültürün ortak bilinç üzerindeki olağanüstü etkisinin kaynaklarından biri de budur. Anlatıcı yalnızca bilgi aktarmaz; dinleyicinin hayal gücünü belirli imgeler, karşıtlıklar ve değerler çevresinde örgütler. Aynı anlatıyı birlikte dinleyen insanlar aynı kahramanları tanır, aynı canavarlardan korkar, aynı tanrıların öfkesini bilir, aynı yasakların ve erdemlerin hikâyelerini tekrar tekrar işitir. Böylece anlatı, bireysel bilinçleri aşan ortak bir duygu, değer ve anlam alanı oluşturur.

Eric A. Havelock’un Platon: Filozof Şaire Karşı adlı çalışmasının özellikle görünür kıldığı tarihsel sorun da burada önem kazanır. Homerosçu kültürde şiir ve destan yalnızca sanat değildir; toplumsal hafızanın, ahlakın, siyasal davranış kalıplarının ve eğitimin taşıyıcısıdır. Şair, günümüzde yalnızca “edebiyatçı” dediğimiz kişi değildir; ortak belleğin koruyucularından ve yeniden üreticilerinden biridir. Platon’un şairlerle hesaplaşmasının derinliğinde de tam olarak bu güç bulunur: şair, ortak zihni imgeler aracılığıyla biçimlendiren bir kültürel otoritedir.

Bu noktada sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş insanlık tarihinde yalnızca teknik bir değişiklik olarak görülemez.

Sözün yazıya aktarılması, insan zihninin kendi düşüncesiyle kurduğu ilişkinin biçimini de değiştirmiştir.

Söylenen söz meydana geldiği anda zamana karışmaya başlar; yazılmış söz ise konuşandan ayrılarak karşıda duran, yeniden görülebilen, yeniden okunabilen bir nesneye dönüşür.

İnsan artık yalnızca sözü işitmez.

Ona geri dönebilir.

Bir cümleyi yeniden okuyabilir.

Bir önceki düşünceyi sonrakiyle karşılaştırabilir.

Çelişkiyi görebilir.

Not düşebilir.

Başka bir metni onun karşısına koyabilir.

Ve topluluğun fiziksel varlığından uzaklaşarak tek başına düşünebilir.

Walter J. Ong’un yazının “bilinci yeniden yapılandırdığı” yolundaki temel saptaması bu açıdan önemlidir. Jack Goody’nin Yaban Aklın Evcilleştirilmesi adlı çalışması da yazının sınıflandırma, listeleme, soyutlama, karşılaştırma ve bilgiyi düzenleme biçimleri üzerindeki etkisine dikkat çeker. Düşüncenin dışsallaştırılması, zihnin kendi ürettiği düşünceyi dışarıdan görebilmesini mümkün kılar.

Yazılı kültürün özgürleştirici potansiyeli öncelikle burada aranmalıdır.

Bununla birlikte, yazının doğası gereği özgürleştirici olduğu gibi kaba bir teknolojik determinizme düşmemek gerekir. Yazı tek başına özgür bireyi yaratmaz. Ancak düşünceyi konuşma anından, konuşmacının bedensel otoritesinden ve topluluğun doğrudan duygusal basıncından kısmen ayırarak eleştirel düşünce için yeni bir zihinsel mesafe yaratır.

Bu mesafe son derece önemlidir.

Sözlü topluluğun içinde insan çoğu zaman anlatının ritmine katılır.

Metnin karşısında ise anlatının içinden geri çekilip ona bakma imkânı kazanır.

Bu nedenle şöyle bir ayrım yapılabilir:

Sözlü kültürün büyük gücü katılım ise, yazılı kültürün özgürleştirici olanağı mesafedir.

Bu mesafe bireyin içinde yaşadığı ortak anlam dünyasını zorunlu olarak ortadan kaldırmaz; fakat ona bu anlam dünyasını sorgulama olanağı verir. Bu anlamda yazılı kültür, özellikle okuryazarlığın geniş toplumsal kesimlere yayıldığı koşullarda, ortak bilincin karşısına eleştirel ve görece özerk bireysel bilinci çıkarabilecek güçlü tarihsel araçlardan biri olmuştur.

Marshall McLuhan’ın Gutenberg Galaksisinde üzerinde durduğu tipografik insan da bu dönüşümün başka bir boyutudur. Yazı ve özellikle basılı metnin yaygınlaşması, düşüncenin daha çizgisel, bireysel ve çözümleyici biçimlerde örgütlenmesine katkıda bulunurken, okuyucunun metinle yalnız başına karşılaşabileceği yeni bir kültürel mekân yaratmıştır.

Ancak yazının tarihinde özgürlük ile iktidar birbirinden hiçbir zaman bütünüyle ayrılmamıştır.

Tam tersine, yazılı kültür daha başlangıcından itibaren ikili bir karakter taşımıştır.

Yazı bireyi ortak hafızanın zorunlu sınırlarından kurtarabilir; fakat belleği merkezileştirebilir.

Bilgiyi kuşaklar boyunca koruyabilir; fakat bilgiye erişimi ayrıcalıklı bir grubun eline bırakabilir.

Eleştiriyi mümkün kılabilir; fakat dogmayı da sabitleyebilir.

İktidarı sorgulayabilecek düşünceleri geleceğe taşıyabilir; fakat iktidarın yasalarını, vergilerini, kutsal buyruklarını ve siyasal ideolojilerini de kalıcılaştırabilir.

Eski Mısır bu çelişkinin en çarpıcı tarihsel örneklerinden biridir. Yazının teknik karmaşıklığı ve okuryazarlığın sınırlı bir kesimin ayrıcalığı halinde bulunması, kâtipliği basit bir meslek olmaktan çıkararak onu devletin, tapınağın ve yönetici tabakaların kültürel gücüyle ilişkilendirmiştir. Bilginin kaydedilmesi, dinsel metinlerin korunması, vergi ve üretim kayıtlarının tutulması, hükümdarın buyruklarının sabitlenmesi giderek yazıyı iktidarın temel araçlarından biri haline getirmiştir.

Bu koşullar içerisinde kâtip, rahip ve yönetici arasında her toplumda aynı biçimde gerçekleşmemekle birlikte önemli bir tarihsel yakınlaşma ortaya çıkmıştır.

Burada ruhban sınıfının oluşumunu doğrudan yazının icadına bağlamak doğru olmaz; fakat kutsal bilginin yazılı metinler içinde korunması ile bu metinleri okuyabilen ve yorumlayabilen ayrıcalıklı grupların ortaya çıkması arasında güçlü bir ilişki bulunduğunu söylemek mümkündür. Yazının herkes tarafından bilinmediği bir dünyada metni okuyabilmek yalnızca bir beceri değil, bilgi üzerinde iktidar sahibi olmak anlamına gelir.

Jan Assmann’ın Kültürel Bellek adlı çalışması bu ilişkinin anlaşılması bakımından özellikle önemlidir. Yazı, yalnızca geçmişi kaydetmez; toplumların kendilerini nasıl hatırlayacaklarını da belirleyebilir. Hangi olayın kutsal, hangi kralın kurucu, hangi savaşın kahramanlık, hangi anlatının hakikat kabul edileceği, yazılı kültür aracılığıyla uzun zaman dilimleri boyunca sabitlenebilir.

Dolayısıyla yazı, bir taraftan bireysel eleştirel bilincin gelişmesine imkân verirken öte taraftan kültürel belleğin kurumsallaştırılmasına hizmet eder.

Kutsal kitapların tarihsel rolü bu paradoksun en güçlü örneklerinden biridir.

Yazılı kutsal metin, sözlü kültürde sürekli yeniden anlatılarak dönüşebilecek bir dinsel anlatıyı görece sabit bir kanona dönüştürür. Böylece birbirinden uzak coğrafyalarda yaşayan, birbirlerini hiç görmeyen milyonlarca insan aynı kutsal anlatının, aynı buyrukların ve aynı köken hikâyesinin içinde düşünmeye başlayabilir.

Bu durumda yazı bireyselleştirici olmaktan çok ortak bilinci zaman ve mekân boyunca genişleten bir araç haline gelir.

Benzer bir durum modern siyasal ideolojiler için de geçerlidir.

Manifestolar, parti programları, gazeteler, okul kitapları, bildiriler ve siyasal kuramlar aracılığıyla yazı büyük toplumsal yığınları ortak kavramların çevresinde örgütleyebilir. Dolayısıyla yazılı kültürün bireyi özgürleştirici etkisini mutlaklaştırmak mümkün değildir. Yazı hem özgür düşüncenin hem de dogmanın taşıyıcısı olabilir.

Bu nedenle mesele “sözlü kültür kolektiftir, yazılı kültür bireyseldir” gibi basit bir karşıtlığa indirgenmemelidir.

Daha doğru bir ayrım şöyle kurulabilir:

Sözlü kültür ortak bilinci daha çok performans, tekrar ve doğrudan katılım yoluyla üretir; yazılı kültür ise hem bireysel düşünsel mesafeyi hem de düşüncenin kurumsal olarak sabitlenmesini mümkün kılar.

Tam bu noktada görsel kültüre geçtiğimizde tarihsel açıdan son derece ilginç bir dönüşümle karşılaşırız.

Modern görsel kültür, yazılı kültürün oluşturduğu bireysel ve analitik mesafeyi bütünüyle ortadan kaldırmaz; fakat sözlü kültürün bazı kolektifleştirici mekanizmalarını gelişmiş teknolojik araçlarla yeniden harekete geçirir.

Sinema bunun belki de en güçlü örneğidir.

Sinema salonunda yüzlerce insan aynı karanlığın içinde aynı görüntülere bakar, aynı müziği işitir, aynı dramatik yükselişlere maruz kalır. Günümüzün dijital iletişim ortamında artık aynı fiziksel mekânda bulunmak bile gerekli değildir. Aynı görüntü çok kısa zaman içinde dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan milyonlarca insanın ortak imge repertuvarının parçası haline gelebilir.

Sözlü kültürde ozanın sesi çevresinde kurulan ortak dikkat, görsel kültürde ekran çevresinde yeniden kurulmaktadır.

Fakat ölçek değişmiştir.

Ozanın ulaşabileceği topluluk sınırlıdır.

Modern görüntünün dolaşım alanı ise küreseldir.

Nolan’ın The Odyssey’sinin günümüzde gördüğü geniş ilgi tam da bu nedenle yalnızca çağdaş bir sinema olayı olarak değerlendirilmemelidir. Burada yaklaşık üç bin yıllık mitolojik kodlar, günümüzün gelişmiş görüntü ve ses teknolojileri aracılığıyla yeniden ortak zihne taşınmaktadır.

Odysseus yeniden yolculuğa çıkar.

Kyklops yeniden belirir.

Sirenler yeniden çağırır.

Deniz yeniden bilinmeyenin sınırına dönüşür.

Ithaka yeniden eve dönüş özleminin simgesi olur.

Fakat artık bunların tümünü yalnızca sözcüklerden yola çıkarak zihnimizde kurmayız.

Onları görürüz.

Denizi görürüz.

Canavarı görürüz.

Fırtınayı işitiriz.

Odysseus’un yüzündeki korkuyu, yönetmenin seçtiği açıdan görürüz.

Tam burada sözlü kültür ile görsel kültür arasındaki benzeşim kadar önemli olan bir ayrım ortaya çıkar.

Sözlü anlatı imgeyi dinleyicinin zihninde tamamlatır.

Görsel kültür ise imgenin önemli bir bölümünü seyirciye önceden biçimlendirilmiş olarak verir.

Ozan “karanlık deniz” dediğinde, onu dinleyen her insan kendi karanlık denizini zihninde kurabilir. Aynı sözcük yüzlerce farklı içsel görüntü yaratabilir. Kamera karanlık denizi gösterdiğinde ise milyonlarca insan büyük ölçüde aynı görsel biçimle karşılaşır.

Burada çağdaş görsel kültürün en büyük gücüyle en büyük tehlikesi aynı noktada birleşmektedir.

Görüntü ortak imgelem üretme gücünü olağanüstü ölçüde artırırken, hayal gücünün farklılaşma alanını da daraltabilir.

Bu nedenle sözlü kültür ile görsel kültür arasında ortak zihin oluşturma açısından önemli bir benzerlik bulunmasına rağmen, ikisinin hayal gücü üzerindeki etkileri bütünüyle aynı değildir.

Sözlü kültür dinleyiciyi büyük ölçüde imge üretmeye çağırır.

Modern görsel kültür ise giderek artan ölçüde üretilmiş imgeleri dolaşıma sokar.

Bu ayrım çağımızdaki bilinç biçimlerinin anlaşılması bakımından son derece önemlidir.

Theodor W. Adorno’nun Kültür Endüstrisi: Kültür Yönetimi başlığı altında topladığı eleştiriler tam bu noktada güncelliğini korur. Modern kültür endüstrisi yalnızca sanat eserlerini geniş kitlelere ulaştırmaz; aynı zamanda güzellik, başarı, mutluluk, beden, aşk, kahramanlık, düşmanlık ve arzu üzerine belirli imgeleri sürekli yeniden üreterek ortak bilinç üzerinde standartlaştırıcı bir etki yaratabilir.

Görsel kültürde insan yalnızca hikâyeler izlemez.

Nasıl görünmesi gerektiğini de görür.

Başarının nasıl göründüğünü görür.

Mutluluğun nasıl görünmesi gerektiğini görür.

İdeal bedenin nasıl olması gerektiğini görür.

Kahramanın ve düşmanın hangi yüzlere sahip olduğunu görür.

Böylece görüntü yalnızca dünyanın temsiline değil, dünyanın nasıl algılanması gerektiğinin üretilmesine de katılır.

Sözlü kültür de ortak imgeler yaratırdı. Kahraman, canavar, yabancı, kutsal, günah, ölüm ve erdem belirli ortak anlatı kalıpları içinde taşınırdı. Bu bakımdan sözlü ve görsel kültür arasında güçlü bir benzeşim vardır.

Her ikisi de ortak bilinç yaratabilir.

Her ikisi de duyguları eşzamanlılaştırabilir.

Her ikisi de kahramanlar yaratabilir.

Her ikisi de korkunun ve arzunun imgelerini ortaklaştırabilir.

Her ikisi de bireyi kendisinden daha büyük bir anlatının içine çekebilir.

Fakat çağdaş görsel kültürde bunlara tarihsel olarak yeni bir unsur eklenmiştir:

endüstriyel ve teknolojik ölçek.

Ozanın arkasında bir topluluğun hafızası vardı.

Modern görüntünün arkasında ise sermaye, stüdyo, reklam, dağıtım ağı, dijital platform, veri analizi ve giderek algoritmik görünürlük mekanizmaları bulunmaktadır.

Marshall McLuhan’ın iletişim araçlarının yalnızca içerikleri taşımadığı, aynı zamanda insanın algılama biçimini de dönüştürdüğü yönündeki yaklaşımı burada önem kazanır. Medyum yalnızca anlatıyı iletmez; anlatının insan zihninde nasıl deneyimleneceğini de biçimlendirir.

Bu nedenle görsel kültür sözlü kültürün basit teknolojik devamı değildir.

Onun ortak imgelem oluşturma kapasitesinin, modern teknoloji ve kültür endüstrisi tarafından olağanüstü ölçüde büyütülmüş ve yeniden biçimlendirilmiş bir görünümüdür.

Bu noktada kültür tarihini sözlü kültürden yazıya, yazıdan görüntüye doğru ilerleyen düz bir evrim çizgisi halinde düşünmenin yanlışlığı da görünür hale gelir.

Yeni kültürel biçimler eskilerini bütünüyle yok etmez.

Onları içlerine alırlar.

Sinema hem sözden hem yazıdan hem müzikten hem tiyatrodan hem de resimden beslenir. Dijital kültür bütün bu biçimleri aynı ekran üzerinde yeniden birleştirir. Günümüz insanı aynı gün içerisinde bir roman okuyabilir, bir söyleşiyi dinleyebilir, sosyal medyada görüntüler arasında dolaşabilir ve sinema salonunda Homeros’un destanının çağdaş yorumunu izleyebilir.

Dolayısıyla kültürel evrim bir yer değiştirmeden çok katmanlaşma sürecidir.

Ancak bu katmanların insan zihni üzerinde oluşturdukları baskın eğilimler birbirinden farklıdır.

Sözlü kültür insanı topluluğun ortak belleğine güçlü biçimde bağlar.

Yazılı kültür düşünceyi nesneleştirerek bireye ondan uzaklaşma, onu karşılaştırma ve eleştirme imkânı verir.

Görsel kültür ise yazılı modernitenin oluşturduğu bireyi yeniden son derece güçlü ortak imge rejimlerinin içine çekebilir.

Bu açıdan insanlık tarihinde şöyle bir hareketten söz etmek mümkündür:

ortak imgelemden bireysel okumaya; bireysel okumadan küresel ortak görüntüye.

Fakat bu ikinci ortaklık birincisinin basit tekrarından ibaret değildir.

Homeros’un dünyasında ortak imgelem büyük ölçüde topluluğun kendi anlatı geleneğinin içinde oluşuyordu.

Modern görsel kültürde ortak imgelem giderek profesyonel kültür üreticilerinin, küresel sermayenin ve teknolojik dolaşım sistemlerinin içinden geçmektedir.

Tam da bu nedenle yazılı kültürün oluşturduğu eleştirel mesafe, günümüzde yeniden özel bir önem kazanmaktadır.

Okumak yalnızca bilgi edinmek değildir.

Okumak görüntünün hızına karşı yavaşlamaktır.

Cümlenin başına dönmektir.

Bir düşünceye itiraz etmektir.

Metni kapatmaktır.

Başka bir metni açmaktır.

Karşılaştırmaktır.

Metnin içinde düşünürken aynı zamanda metnin dışına çıkabilmektir.

Ve belki en önemlisi, kendi iç sesini dışarıdan gelen ortak seslerden ayırmaya çalışmaktır.

Bu nedenle yazılı kültürün çağdaş dünyadaki önemi, kitabı nostaljik biçimde görüntünün karşısına yerleştirmekte değildir. Asıl mesele insanın ortak imgelerin kuşatması altında eleştirel mesafe kurma kapasitesini koruyabilmesidir.

Yazı bunu garanti etmez.

Kutsal kitap da yazılıdır.

Dogma da.

Siyasal manifesto da.

Propaganda da.

Fakat bunlara karşı yazılan eleştiri de yazılıdır.

Dolayısıyla yazının özgürleştirici yönü onun özünde değil, insanın metinler arasında dolaşabilme, karşılaştırabilme, itiraz edebilme ve kendi düşüncesini kurabilme imkânında aranmalıdır.

Nolan’ın The Odyssey’si bu nedenle yalnızca Homeros’un görsel kültür çağındaki yeniden doğuşu olarak görülmemelidir. Daha derinde, insan kültürünün üç büyük iletişim biçiminin aynı anda birbirine dokunduğu tarihsel bir fenomen olarak okunabilir.

Başlangıçta söz vardı.

Söz mitosa dönüştü.

Mitos ortak hafızayı kurdu.

Yazı sözü bedenden ve söyleyen kişiden ayırdı; onu zamana karşı korudu.

Metin, insanın kendi düşüncesini karşısına alabileceği bir ayna yarattı.

Fakat aynı yazı rahibin, kâtibin, devletin, kanonun ve ideolojinin de aracına dönüştü.

Sonra görüntü geldi.

Ve görüntü, insanlığın binlerce yıl önce sözün çevresinde kurduğu ortak imgelem alanını başka bir teknoloji altında yeniden oluşturdu.

Homeros’un ozanı ile Nolan’ın kamerası bu nedenle birbirinin özdeşi değildir.

Fakat ikisi aynı antropolojik gereksinimin farklı tarihsel görünümleridir: insanın kendi varoluşunu hikâyeye dönüştürme, korkularını görünür kılma, kahramanlarını yaratma, ölümü anlamlandırma, yolculuğunu bir bütünlüğe kavuşturma ve başka insanlarla paylaşabileceği ortak bir dünya kurma gereksiniminin.

Aralarında duran yazı ise bu iki büyük kolektif imge rejimi içerisinde başka bir olanağı temsil eder:

insanın anlatının dışına çıkıp anlatıya bakabilme olanağını.

Belki de sözlü, yazılı ve görsel kültür arasındaki asıl tarihsel gerilim burada aranmalıdır.

Söz ve görüntü insanları aynı dünyanın içine çağırmaya yatkındır; yazı ise insana, belirli tarihsel koşullarda, o dünyanın dışına çıkarak ona bakabilme imkânı verir.

Fakat insan hiçbir zaman yalnızca bunlardan birinin içinde yaşamaz.

Ortak bilince ihtiyaç duyar; çünkü kültürel ve toplumsal bir varlıktır.

Bireysel mesafeye ihtiyaç duyar; çünkü özgürleşebilmesi için kendisini biçimlendiren ortak imgeleri sorgulayabilmelidir.

İnsan zihninin kültürel evrimi belki de bu iki kuvvet arasındaki bitmeyen hareketin tarihidir:

birlikte anlam üretme arzusu ile üretilmiş anlamdan özgürleşme arzusu.

Nolan’ın kamerasında yeniden canlanan Odysseus, bu nedenle yalnızca Ithaka’ya dönmemektedir.

Binlerce yıl sonra insanlığın ortak zihnine geri dönmektedir.

Ve belki de asıl soru artık Odysseus’un eve dönüp dönemeyeceği değildir.

Asıl soru, onun görüntüsünün karşısında oturan çağdaş insanın, kendisine sunulan ortak imgelerin içinden geçerek kendi zihnine dönüp dönemeyeceğidir.

Kaynakça

Adorno, Theodor W. Kültür Endüstrisi: Kültür Yönetimi. Çev. Elçin Gen, Nihat Ülner ve Mustafa Tüzel. İstanbul: İletişim Yayınları.

Assmann, Jan. Kültürel Bellek: Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik. Çev. Ayşe Tekin. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Goody, Jack. Yaban Aklın Evcilleştirilmesi. Çev. Koray Değirmenci. İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

Havelock, Eric A. Platon: Filozof Şaire Karşı. Çev. Adem Beyaz. İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

Homeros. Odysseia. Çev. Azra Erhat ve A. Kadir. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

McLuhan, Marshall. Gutenberg Galaksisi: Tipografik İnsanın Oluşumu. Çev. Gül Çaalı Güven. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Ong, Walter J. Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi. Çev. Sema Postacıoğlu Banon. İstanbul: Metis Yayınları.

Platon. Phaidros. Türkçe çeviri.