Saçmanın Antropomorfik Yazgısı: İnsan Zihninin Anlam Kurma Serüveni Üzerine Felsefi Bir Deneme

Saçmanın Antropomorfik Yazgısı: İnsan Zihninin Anlam Kurma Serüveni Üzerine Felsefi Bir Deneme

Tertullianus’a atfedilen “Credo quia absurdum est” sözü, tarihsel bakımdan birebir ona ait olup olmamasından bağımsız olarak, insan zihninin metafizik yazgısını açığa çıkaran en yoğun formüllerden biri olarak düşünce tarihinde yaşamayı sürdürmüştür. Bu sözün asıl gücü, filolojik doğruluğundan çok, insanın varoluş karşısındaki temel tutumunu görünür kılmasından kaynaklanır. Çünkü insan, yalnızca akla uygun olanı değil, aklın kavrama sınırlarını aşan, onu sarsan, bozguna uğratan ve yerinden eden şeyi de anlamlandırmak zorunda kalan bir varlıktır. Saçma olan, bu anlamda insan zihni için yalnızca mantıksal bir arıza, düşünsel bir kusur ya da kavrayışın başarısızlığı değildir; tersine, anlam üretme ediminin en eski, en karanlık ve en yaratıcı kaynağıdır.

İnsan zihni, varoluşun başlangıcından beri kendisini açıklanamaz olanın kuşatması altında bulmuştur. Ölüm vardır, ama neden vardır? Acı vardır, ama hangi adaletin içinden doğar? Doğa vardır, ama insana ne vaat eder? Evren vardır, ama niçin susar? Bilinç vardır, ama kendi karanlığına neden bütünüyle nüfuz edemez? İnsan, bu sorular karşısında yalnızca bilgi üretmemiş; mitos, inanç, ritüel, metafizik, sanat, şiir ve kültür üretmiştir. Bir bakıma insan zihni, saçmanın yarattığı yarığı anlamla doldurma çabası içinde kendisini gerçekleştirmiştir.

Bu nedenle saçma, insan varoluşunun dışsal bir kazası değil, onun kurucu kaderidir. İnsan türü, saçma olanla karşılaştığı için düşünmeye başlamış; saçmayı aşmak için tanrılar yaratmış; saçmayı yatıştırmak için mitoslar örmüş; saçmayı toplumsal düzene bağlamak için ritüeller kurmuş; saçmayı kavramsal düzleme taşımak için felsefeyi doğurmuş; saçmayı estetik bir yoğunluğa dönüştürmek için şiire, trajediye ve sanata yönelmiştir. Kültürün en derin katmanında, insanın açıklayamadığı şey karşısında duyduğu korku, hayret, dehşet ve anlam açlığı vardır.

İnsan, saçma olanı anlamlandırmak ve saçmalığın yarattığı belirsizliği aşmak için zihinsel düzeyde önce kendisinden yola çıkar. Çünkü insan zihni, kendisini kuşatan maddi gerçekliği çıplak, kayıtsız, sessiz ve amaçsız haliyle kavramakta zorlanır. Doğa, insana doğrudan anlam vermez; yalnızca var olur. Taş taş olarak, nehir nehir olarak, gök gök olarak, ölüm ölüm olarak, fırtına fırtına olarak vardır. Fakat insan zihni, bu çıplak varoluşun anlamsızlığına katlanamaz. Onu kavramak, yatıştırmak, düzenlemek ve kendi varoluş ufku içine çekmek ister. İşte bu yüzden insan, anlamlı yapılar kurmanın ilk adımında doğayı kendi biçimine büründürür.

Antropomorfizm tam da bu noktada insanın kültürel varoluşunun leitmotifi haline gelir. İnsan, anlam arayışının başlangıcında her şeyde kendisini görür; her nesneyi, her gücü, her doğal olayı, her görünmez etkiyi kendi biçimine, kendi duygusuna, kendi istemine, kendi korkusuna, kendi öfkesine ve kendi arzusuna göre anlamlandırır. Gök gürlerken bir öfke duyar; nehir taşarken bir irade sezer; orman karanlığında bir ruhun gezindiğini düşünür; ölümde bir geçiş, hastalıkta bir ceza, berekette bir lütuf, felakette bir gazap arar. Böylece doğa, kendi nesnel sessizliği içinde değil, insan zihninin ona yüklediği antropomorfik anlamlar içinde konuşmaya başlar.

Bu nedenle antropomorfizm, yalnızca insanın doğayı insan biçiminde tasarlaması değildir; aynı zamanda insanın doğanın saçma, belirsiz ve kayıtsız yapısını kendi zihinsel düzenine tercüme etme çabasıdır. İnsan, kendisine yabancı olanı kendisine benzeterek evcilleştirir. Korkutucu olanı adlandırır; adlandırdığını kişileştirir; kişileştirdiğini kutsallaştırır; kutsallaştırdığını ritüel ve inanç düzenleri içine yerleştirir. Bu süreç, kültürün ilk büyük anlam örüntüsünü oluşturur. Mitoslar, tanrılar, cinler, ruhlar, atalar kültü, kader imgeleri ve kutsal anlatılar bu antropomorfik dönüşümün ürünleridir.

Fakat insan zihninin temel yanılgısı da burada başlar. İnsan, doğanın anlamsız ve saçma yapısını anlamlandırmak için onu kendi biçimine büründürürken, gerçekte doğayı değil, kendi zihinsel yansısını anlamlı hale getirir. Doğaya verdiği anlamı doğanın kendisinden geliyormuş gibi kabul eder. Kendi korkusunu tanrıların öfkesi, kendi arzusunu evrenin amacı, kendi ahlaki düzenini kozmik adalet, kendi iktidar ilişkilerini kutsal hiyerarşi, kendi toplumsal çatışmalarını metafizik yazgı olarak yorumlar. Böylece insan zihni, saçmayı aşmak isterken yeni bir saçmalık düzlemi kurar.

Bu yeni düzlem artık yalnızca doğanın saçmalığı değildir; insan zihninin kurmaca ama gerçek etkiler üreten saçmalığıdır. Doğa kendiliğinde saçmadır, çünkü insana göre kurulmamıştır; fakat insan zihninin antropomorfik dünyası ikinci bir saçmalık üretir, çünkü insan kendi zihinsel imgelerini varlığın hakikati sanmaya başlar. Böylece insan, saçmanın çıplaklığına dayanamadığı için anlam yaratır; fakat yarattığı anlamları mutlak hakikat olarak benimseyerek kendi kurmacasının tutsağı olur.

Camus’nün absürd düşüncesi tam da burada belirleyici bir açıklık sağlar. Camus için saçma, yalnızca dünyanın anlamsızlığı değildir; insanın anlam arzusuyla dünyanın sessizliği arasındaki çatışmadan doğar. Dünya kendi başına saçma değildir; insanın sonsuz anlam isteği karşısında suskun kaldığı için saçma görünür. Saçma, insan ile evren arasındaki gerilimde belirir. İnsan sorar, evren yanıt vermez. İnsan anlam ister, doğa kayıtsız kalır. İnsan adalet bekler, tarih felaketlerle dolar. İnsan süreklilik ister, ölüm her anlamı kesintiye uğratır. Absürd, bu karşılaşmanın adıdır.

Camus’nün düşüncesinde saçma karşısında ne kolay bir teslimiyet ne de metafizik bir kaçış vardır. İnsan, saçmayı tanımalı ama onun altında ezilmemelidir. Sisifos’un kayayı her defasında yeniden yukarı taşıması, saçmanın ortadan kalkması değil, insanın saçma karşısındaki bilinçli direnişidir. Bu bakımdan Camus, insanın saçmayı anlamla tümüyle yok edemeyeceğini, fakat saçmaya rağmen yaşayabileceğini söyler. Saçma aşılmaz; ancak bilinçle, başkaldırıyla ve yaratıcı bir varoluş iradesiyle taşınır.

Kierkegaard ise saçma olanı başka bir düzlemde, iman deneyiminin merkezinde düşünür. Onun için insan varoluşu, aklın güvenli sınırları içinde tamamlanamaz. Özellikle İbrahim anlatısında görüldüğü gibi, iman, etik ve rasyonel düzenin ötesine geçen sarsıcı bir sıçrama gerektirir. Kierkegaard’ın “absürd”ü, aklın kavrayamadığı ama varoluşun tüm ağırlığıyla içine çağrıldığı bir paradoks alanıdır. İnsan, Tanrı karşısında yalnızca düşünen bir varlık değil, titreyen, kaygılanan, karar veren ve sıçrayan bir varlıktır. Bu nedenle Kierkegaard’da saçma, imanın düşmanı değil, onun en derin sınavıdır.

Pascal’da ise insanın saçma ile ilişkisi daha kırılgan, daha içsel ve daha trajik bir görünüm kazanır. Pascal’ın insanı, sonsuzluk ile hiçlik arasında asılı duran bir varlıktır. Ne bütünüyle melektir ne de yalnızca hayvan; ne evreni kavrayacak kadar güçlüdür ne de kendi ölümünü unutacak kadar masum. Pascal’ın “düşünen kamış” imgesi, insanın kozmik zayıflığını ve zihinsel yüceliğini aynı anda dile getirir. İnsan evren karşısında ezilecek kadar küçüktür; fakat ezildiğini bilecek kadar büyüktür. Bu nedenle Pascal için insanın trajedisi, anlam arzusunun sonsuzluğu ile varoluşunun kırılganlığı arasındaki oransızlıkta yatar.

Pascal’ın “yüreğin aklı” dediği şey de bu noktada önem kazanır. İnsan yalnızca geometrik akılla yaşayamaz; çünkü varoluşun en temel soruları salt kanıtın, ölçünün ve mantıksal zorunluluğun sınırlarını aşar. Tanrı, ölüm, sonsuzluk, kurtuluş, günah, lütuf, kader ve hiçlik gibi sorular karşısında insan aklı hem gereklidir hem yetersizdir. Pascal’ın düşüncesinde iman, aklın inkârı değil, aklın kendi sınırını fark ettiği yerde açılan başka bir kavrayış biçimidir. Burada saçma, insanın akılsızlığa düşmesi değil, aklın kendi sonluluğunu tanımasıdır.

Aziz Augustinus’ta ise saçma olan, insanın kendi içine döndüğünde karşılaştığı parçalanmışlıkla ilgilidir. Augustinus’un “kalbimiz sende huzur buluncaya kadar huzursuzdur” düşüncesi, insanın kendi kendisine yetmeyen bir varlık olduğunu gösterir. İnsan kendi içinde bir açıklık, bir eksiklik, bir huzursuzluk taşır. Dış dünyayı anlamlandırmaya çalışan insan, sonunda kendi içinin de bütünüyle saydam olmadığını fark eder. Bellek, arzu, günah, zaman ve Tanrı arayışı Augustinus’ta insan zihninin kendi karanlığıyla yüzleştiği alanlardır. İnsan yalnızca doğanın saçmalığıyla değil, kendi içinin yarılmışlığıyla da karşı karşıyadır.

Augustinus’un zaman üzerine düşünceleri de bu bağlamda derin bir anlam taşır. Zaman nedir? Sorulmadığında bilinen, sorulduğunda kaçan bir şeydir. İnsan zamanı yaşar ama bütünüyle kavrayamaz; bellekte geçmişi, beklentide geleceği, dikkat içinde şimdiyi taşır. Böylece insan zihni, zamanı bile kendi içsel yapısına göre anlamlandırır. Zaman, yalnızca dışsal bir akış değil, bilincin içinde gerilen bir varoluş biçimidir. Bu da insanın anlam üretirken yalnızca doğayı değil, zamanı, ölümü ve Tanrı’yı da kendi bilinç yapısının içinden kavradığını gösterir.

Bu düşünürlerin her biri, saçma olan karşısında farklı yollar açar. Camus saçmayı dünyanın sessizliği ile insanın anlam arzusu arasındaki çatışma olarak görür ve başkaldırıyı önerir. Kierkegaard saçmayı iman sıçramasının paradoksal zemini olarak kavrar. Pascal saçmayı insanın sonsuzluk ile hiçlik arasındaki kırılgan konumunda bulur ve yüreğin aklına yönelir. Augustinus saçmayı insanın kendi içindeki huzursuzluk, zaman, bellek ve Tanrı arayışı bağlamında düşünür. Fakat tüm bu farklı yollar, aynı temel hakikatin çevresinde döner: insan, kendisine verilmiş çıplak gerçeklikle yetinemeyen; varoluşun sessizliği karşısında anlam üretmek zorunda kalan bir varlıktır.

Bu nedenle metafiziğin temelinde saçma vardır. Metafizik, yalnızca varlığın ardındaki ilk ilkeyi arama çabası değildir; aynı zamanda saçma olanı katlanılabilir, düşünülebilir ve yaşanabilir kılma girişimidir. İnsan, doğanın çıplak gerçekliği karşısında kalmaya dayanamadığı için varlığın arkasına bir anlam perdesi germiştir. Bu perde kimi zaman Tanrı olmuştur, kimi zaman kader, kimi zaman ruh, kimi zaman töz, kimi zaman idea, kimi zaman mutlak tin, kimi zaman hiçlik, kimi zaman da kurtuluş vaadi. Fakat bütün bu metafizik imgelerin gerisinde aynı temel sarsıntı vardır: insan, saçma olanın içinde anlamlı bir varlık olarak kalmak ister.

Kültürel varoluşun trajik boyutu tam da buradadır. İnsan, anlam üretmeden yaşayamaz; fakat ürettiği anlamların kendi zihinsel ve tarihsel üretimleri olduğunu unuttuğu anda yabancılaşır. Antropomorfizm bu yabancılaşmanın ilk büyük sahnesidir. İnsan, doğada insanı görür; sonra doğaya yüklediği insan biçimli anlamların önünde diz çöker. Kendi yarattığı tanrılara tapar, kendi korkularından doğan mitoslara boyun eğer, kendi toplumsal düzenini kutsal zorunluluk sanır, kendi kurduğu sembolik evrenin içinde hakikatin kendisini bulduğunu düşünür.

Bu bakımdan insan zihni, saçma olanı anlamlandırma çabasında çift yönlü bir yazgıya sahiptir. Bir yandan saçmayı kültüre, inanca, metafiziğe ve sanata dönüştürerek türsel varlığını kurar; öte yandan bu dönüşüm sırasında kendi kurmaca anlamlarını doğanın nesnel hakikati yerine koyarak yeni bir saçmalık evreni yaratır. Antropomorfizm, insanın anlam üretme gücünün ilk büyük kaynağı olduğu kadar, onun hakikatten sapmasının da ilk büyük biçimidir.

İnsan, doğanın sessizliğini kendi sesiyle doldurur; evrenin kayıtsızlığını kendi arzusuyla ısıtır; ölümün karanlığını kendi ölümsüzlük düşüyle aydınlatır; belirsizliğin uçurumuna mitosun, inancın ve metafiziğin köprülerini kurar. Fakat bütün bu köprülerin taşları, insan zihninin kendi içinden devşirilmiştir. Bu nedenle kültür, bir bakıma insanın saçma olan karşısında kurduğu büyük antropomorfik savunma düzenidir. İnsan, varoluşun saçmalığını aşmak isterken kendine benzeyen bir dünya yaratmış; sonra bu dünyayı hakikat sanarak kendi kurmacası içinde yaşamaya başlamıştır.

Yine de bu durum yalnızca bir yanılgı olarak görülemez. Çünkü insanın büyüklüğü de tam burada başlar. İnsan, doğanın saçmalığını anlamlı kılmaya çalışırken yanılır; fakat bu yanılgı sayesinde kültürü, sanatı, inancı, felsefeyi ve ahlakı kurar. Saçma, insanı bozguna uğratır; fakat aynı zamanda onu yaratıcı kılar. İnsan saçmadan kaçamaz; onu dönüştürür. Onu mitosa, kavrama, Tanrı’ya, şiire, trajediye, ahlaka ve hakikat arayışına dönüştürür. Böylece insan zihni, saçmanın karanlık çekirdeğinden anlam evrenleri üretir.

İnsan türü, saçmalığı kaderine dönüştürmüştür; fakat bu kader, edilgin bir mahkûmiyet değil, yaratıcı bir yazgıdır. İnsan, saçmanın karanlık uçurumuna bakmış ve oradan tanrıları, mitosları, kavramları, şiiri, ahlakı ve hakikat arayışını devşirmiştir. Onun zihinsel serüveni, anlamsızlığın çıplak taşından anlam tapınakları inşa etme serüvenidir. Belki de insanı insan yapan şey, varoluşun saçmalığını ortadan kaldırması değil, o saçmalığın içinden anlamlı yapılar kurabilmesidir.

Fakat bu anlamlı yapılar, kendi tarihsel ve zihinsel kökenlerini unuttuklarında insanı özgürleştirmek yerine yeniden tutsaklaştırırlar. Mitos, kendi mitos olduğunu unuttuğunda dogmaya; inanç, kendi sembolik derinliğini unuttuğunda tahakküme; metafizik, kendi insani kaynağını unuttuğunda hakikat adına kurulmuş bir iktidar düzenine dönüşür. Bu nedenle insanın önündeki en büyük görev, saçmadan doğan anlam yapılarını bütünüyle yıkmak değil, onların insan zihninin yaratıcı ama sınırlı ürünleri olduğunu bilerek onlarla yeniden ilişki kurmaktır.

Böyle bakıldığında insan zihninin tarihi, saçmayı ortadan kaldırma tarihi değildir; saçmayla yaşamanın, saçmayı dönüştürmenin, saçmanın içinden anlam üretmenin tarihidir. Camus’nün başkaldırısı, Kierkegaard’ın iman sıçraması, Pascal’ın yürek aklı, Augustinus’un içsel huzursuzluğu ve Tertullianus’a atfedilen o sarsıcı iman formülü, aynı büyük insanlık deneyiminin farklı yüzleridir. İnsan, saçma olduğu için inanmaz yalnızca; saçma olanla baş edebilmek için inanır, düşünür, yaratır, adlandırır, kutsar, sorgular ve yeniden kurar.

Sonunda insan, doğanın anlamsızlığını bütünüyle aşamaz; fakat onu anlam arayışının malzemesine dönüştürür. Saçma olan, insan zihninde yalnızca bir boşluk olarak kalmaz; kültürün, inancın, metafiziğin ve felsefenin rahmine dönüşür. İnsan, saçmanın çocuğudur; ama aynı zamanda saçmadan anlam doğuran varlıktır. Onun trajedisi de yüceliği de burada saklıdır: insan, saçma olanı yok edemediği için anlam üretir; anlam ürettiği için insan olur; ürettiği anlamı mutlak hakikat sandığı anda ise kendi kurduğu dünyanın içinde yeniden saçmaya düşer.