Saçmalığın Ontolojisi: Varlık-Bilinç Çelişkisi ve İnsanlığın Evrensel Tragedyası
Öz
Bu çalışma, insanın türsel varoluşunu “saçma olan” ile “anlamlı olan” arasındaki temel çelişki bağlamında ele almaktadır. Makalenin ana savı, insanın doğanın zorunlu düzeni içinde varlık kazanan; fakat bilinç aracılığıyla bu zorunluluğu aşmaya, anlamlandırmaya ve evrensel hakikatle özdeşleşmeye yönelen trajik bir varlık olduğudur. Bu çerçevede “varlık-bilinç çelişkisi”, insanın hem kültür kurucu yaratıcı gücünün hem de tarihsel şiddet, barbarlık ve ideolojik mutlaklaştırma eğiliminin ontolojik zemini olarak değerlendirilmektedir. Schopenhauer’in isteme metafiziği, Kierkegaard’ın kaygı ve özgürlük düşüncesi ile Camus’nün saçma felsefesi, insanın anlam arayışındaki trajik gerilimi derinleştiren kuramsal hatlar olarak ele alınmaktadır. Çalışma, insanın saçmalığa mahkûm olduğunu; fakat bu mahkûmiyetin basit bir akılsızlık değil, insanın doğa ile bilinç arasındaki yarıkta var olmasının zorunlu sonucu olduğunu ileri sürmektedir. İnsan, saçmalığı aşmak için dinler, mitler, ideolojiler, devletler, felsefeler ve uygarlık yapıları kurar; ancak kurduğu her anlam dizgesi, varlık-bilinç çelişkisini ortadan kaldıramadığı ölçüde yeni saçmalıklar üretir. Bu nedenle insanlık tarihi, saçma ile anlamlı olanın birbirini doğurduğu, uygarlık ile barbarlığın aynı ontolojik yarıktan beslendiği evrensel bir tragedya olarak okunabilir.
Anahtar Sözcükler: Saçma, varlık-bilinç çelişkisi, anlam, Schopenhauer, Kierkegaard, Camus, uygarlık, barbarlık, ontoloji, tragedya.
Giriş
Desipere est juris gentium.
Saçmalamak halkların, insan topluluklarının, hatta insan türünün yazgısal hakkıdır.
Bu Latince deyiş, ilk bakışta alaycı ya da nükteli bir bilgelik kırıntısı gibi görünebilir. Oysa insanın türsel varoluşu bağlamında düşünüldüğünde, çok daha derin bir ontolojik anlam kazanır. İnsan, doğanın içinden doğan; fakat bilinç aracılığıyla doğanın üzerine anlam kubbeleri kurmaya çalışan bir varlıktır. Doğaya aittir, ama doğaya sığmaz. Bedenseldir, ama yalnızca beden olmaya razı değildir. Sonludur, ama sonsuzluk tasarımları kurar. Ölür, fakat ölümü yalnızca biyolojik bir son olarak değil, varoluşun en derin sorusu olarak yaşar.
Bu nedenle insanın yeryüzündeki varoluş serüveni, baştan sona “saçma olan” ile “anlamlı olan” arasındaki çelişki temelinde seyreder. Bu çelişki, daha derinde, varlık ile bilinç arasındaki ontolojik yarığın tarihsel ve kültürel düzlemdeki yansımasıdır. Varlık, insanı doğanın zorunluluğuna bağlar; bilinç ise bu zorunluluğu aşmak, açıklamak, anlamlandırmak ve haklılaştırmak ister. İnsan doğanın çepeçevre kuşatması altındadır; fakat bilinç sahibi olduğu için bu kuşatmayı yalnızca yaşamakla kalmaz, onu yorumlar, ona karşı çıkar, onu dönüştürmeye ve aşmaya çalışır.
Bu çalışmanın temel savı şudur: İnsan, saçmalığa mahkûm bir varlıktır; fakat bu mahkûmiyet, basit bir akılsızlık ya da düşünsel yetersizlik değil, insan olmanın ontolojik koşuludur. İnsan, saçmalayarak var olur; çünkü doğanın sessizliği ile bilincin anlam arayışı hiçbir zaman bütünüyle örtüşmez. İnsan, bu örtüşmezliği gidermek için anlam dizgeleri kurar. Dinler, mitler, ideolojiler, devletler, ahlak sistemleri, felsefeler ve uygarlık biçimleri, insanın bu ontolojik yarığı kapatma çabasının tarihsel ürünleridir. Ancak insanın kurduğu her anlam dizgesi, varlık-bilinç çelişkisini ortadan kaldıramadığı için yeni saçmalıklar üretir. Böylece insanlık tarihi, saçmadan anlam üretme; anlamı mutlaklaştırma; mutlaklaşan anlamın yeniden saçmalığa ve şiddete dönüşmesi döngüsü içinde ilerler.
Bu makalede, insanın saçma ile anlam arasındaki trajik konumu Schopenhauer’in isteme metafiziği, Kierkegaard’ın kaygı ve özgürlük düşüncesi, Camus’nün saçma felsefesi ve varlık-bilinç çelişkisi ekseninde tartışılacaktır. Amaç, saçmayı yalnızca bireysel varoluşun bir bunalımı olarak değil, insan türünün tarihsel, kültürel ve uygarlık kurucu serüveninin ontolojik temeli olarak düşünmektir.
1. Varlık-Bilinç Çelişkisi ve Saçmanın Ontolojik Zemini
İnsanın saçmalığı, doğanın kendisinde değil, doğanın içinde bilinç kazanmış varlığın doğayla kurduğu ilişkide doğar. Doğa, kendi zorunluluğu içinde işler. Doğa için ölüm, yıkım, doğum, çözülme, beslenme, çürüme, dönüşüm ya da yok oluş anlamlı veya anlamsız değildir; bunlar yalnızca olanın düzenidir. Doğa, kendini açıklama zorunluluğu duymaz. O yalnızca olur.
İnsan ise olanı yalnızca yaşamaz; onu anlamlandırmak ister. Burada ontolojik yarık açılır. İnsan doğanın bir parçasıdır; fakat bilinç sahibi olduğu için doğadan mesafe alır. Kendi ölümünü bilir, acısını yorumlar, varoluşunu sorgular, kendine bir yer arar. Doğanın sessizliği karşısında insan konuşur; doğanın kayıtsızlığı karşısında insan değer üretir; doğanın ölüm zorunluluğu karşısında insan ölümsüzlük anlatıları kurar.
Varlık-bilinç çelişkisi tam da bu noktada ortaya çıkar. Varlık, insanı doğal zorunluluk içinde tutar. Bilinç ise bu zorunluluğu aşmak ister. İnsan, varlık düzeyinde doğaya bağlıdır; bilinç düzeyinde doğadan kopmak, onu anlamlandırmak ve kendini doğanın ötesinde bir düzene bağlamak ister. Saçma, bu ikili konumdan doğar. İnsan, doğanın içinde doğaya aykırı bir anlam arzusuyla var olur.
Bu çelişki, insanın hem büyüklüğünün hem de trajedisinin kaynağıdır. Eğer insan yalnızca doğal bir varlık olsaydı, saçma doğmazdı. Eğer insan salt bilinç olsaydı, doğanın zorunluluğu onu bu denli incitmezdi. Fakat insan hem bedendir hem bilinçtir; hem doğaya aittir hem doğaya karşıdır; hem ölümlüdür hem ölümsüz anlamlar kurar. Bu nedenle insanın varoluşu, ontolojik olarak gerilimlidir.
İnsan saçmalığa mahkûmdur; çünkü doğanın sessizliği ile bilincin anlam istemi arasında sonlu insan varoluşu bakımından tam bir uzlaşma mümkün değildir. Bu mahkûmiyet, insanın yaratıcı lanetidir. İnsan, bu yarığı kapatmak için kültür kurar; fakat kültür yeni yarıklar açar. Din kurar; din yeni çatışmalar üretir. Devlet kurar; devlet yeni tahakküm biçimleri doğurur. Bilim kurar; bilim teknik egemenliğin yeni araçlarına dönüşebilir. Anlam üretir; anlam, mutlaklaştırıldığında şiddeti meşrulaştırabilir.
2. Schopenhauer: İstemenin Acısı ve Saçmanın Karanlık Kaynağı
Schopenhauer’in felsefesi, insanın varoluşsal trajedisini isteme kavramı üzerinden açar. Ona göre dünyanın derininde akılsal ve uyumlu bir düzen değil, kör ve doyumsuz bir isteme vardır. İnsan, bu istemenin görünüşler dünyasındaki en bilinçli taşıyıcılarından biridir. Bu nedenle insanın yaşamı, istemek, elde etmek, kısa süreli doyum yaşamak, yeniden eksiklik duymak ve yeniden istemek döngüsü içinde sürer.
Schopenhauer’in düşüncesinde insanın acısı, yalnızca dış dünyanın kötülüğünden değil, istemenin yapısından kaynaklanır. İsteme doymaz. Arzu, doyurulduğunda yok olmaz; yalnızca yeni bir arzuya yer açar. Doyum kısa, eksiklik süreklidir. İnsan, isteme tarafından yaşama bağlanır; fakat aynı isteme onu acıya, hayal kırıklığına ve tatminsizliğe sürükler. Bu nedenle yaşam, temelinde eksiklik tarafından hareket ettirilen bir devinimdir.
Bu bağlamda saçma, insanın istemeden kurtulamamasında belirir. İnsan, yaşamak için ister; fakat istemek onu acıya bağlar. İnsan mutluluk arar; fakat arayışın kendisi yeni acılar üretir. İnsan yaşamı anlamlandırmak ister; fakat istemenin kör devinimi, bilincin kurduğu anlamları sürekli aşındırır. İnsan, arzularının efendisi olduğunu sanır; oysa çoğu zaman istemenin aracıdır.
Schopenhauer’in karanlık metafiziği, varlık-bilinç çelişkisinin isteme düzlemindeki görünümünü verir. Varlık, isteme olarak insanı yaşama bağlar. Bilinç, bu istemenin acısını fark eder. İnsan, hem istemenin içindedir hem de onu bilince çıkaran varlıktır. Bu nedenle insan hayvandan daha çok acı çeker: Çünkü yalnızca istemez, istediğini bilir; yalnızca acı çekmez, acı çektiğinin anlamını da sorar.
İnsan saçmalayarak var olur tezi, Schopenhauerci bir düzlemde şöyle okunabilir: İnsan, istemenin doyumsuzluğunu anlam dizgeleriyle yatıştırmaya çalışır. Din, ahlak, sanat, felsefe ve kültür, istemenin acısını dönüştürme girişimleridir. Fakat istemenin kör kaynağı ortadan kalkmadığı sürece, bu anlam dizgeleri de insanı nihai kurtuluşa ulaştıramaz. İnsan, istemenin karanlığında anlam ışıkları yakar; ama her ışık, yeni bir gölge üretir.
3. Kierkegaard: Kaygı, Özgürlük ve Seçimin Trajedisi
Kierkegaard’da insanın trajedisi, özgürlük ve kaygı ekseninde belirir. İnsan yalnızca yaşayan bir varlık değildir; kendi varoluşunu üstlenmek zorunda olan, seçim yapan, seçimin sorumluluğunu taşıyan ve olanaklar karşısında başı dönen bir varlıktır. Kaygı, burada basit bir korku değildir; özgürlüğün uçurum karşısındaki titreyişidir.
Hayvan, doğanın düzeni içinde yaşar. İnsan ise kendi varoluşunu kendisi için sorun hâline getirir. Seçmek zorundadır; fakat her seçim başka olanakların dışlanmasıdır. İnsan, kendini kurmak zorundadır; fakat kendini kurarken kendi sonluluğu, suçluluğu, yetersizliği ve belirsizliğiyle karşılaşır. Bu nedenle özgürlük, insana yalnızca imkân değil, kaygı da verir.
Kierkegaard’ın düşüncesinde insan, sonsuzluk ile sonluluk arasında duran bir varlıktır. İnsan hem zamana bağlıdır hem sonsuzluğu arzular; hem bedenseldir hem tinsel bir anlam ister. Bu yönüyle Kierkegaard, varlık-bilinç çelişkisinin varoluşsal boyutunu derinleştirir. İnsan, yalnızca doğa karşısında değil, kendi özgürlüğü karşısında da saçmaya düşer. Çünkü özgürlük, insanı belirlenmiş doğa düzeninden çıkarır; ama onu kesinliğin güvenli limanına götürmez. Özgürlük, insanı olanakların uçurumuna bırakır.
Bu noktada insanın anlam dizgeleri kurma eğilimi, kaygıya karşı bir sığınak olarak da okunabilir. Din, ideoloji, toplumsal rol, gelenek, devlet, cemaat ve ahlak sistemleri, insana seçim yükünü hafifleten yapılar sunar. İnsan, kendi varoluşunu tek başına taşımakta zorlandığı için hazır anlam düzenlerine sığınır. Bu sığınma bazen varoluşu derinleştirir; bazen de bireyi kendi özgürlüğünden kaçırır.
Kierkegaard açısından insanın trajedisi, kendi varoluşunu sahici biçimde üstlenme zorluğudur. İnsan, kendi seçimini kendi adına yapmadığında, ortak yanılsamaların içinde erir. Kitle, bireyin kaygısını azaltır; fakat onun özgürlüğünü de yutar. Bu nedenle insanlığın büyük anlam dizgeleri, bir yandan varoluşsal kaygıyı yatıştırırken, öte yandan bireyin kendi özgür bilincini askıya almasına yol açabilir. Böylece saçma, yalnızca anlamsızlıkta değil, anlam adına özgürlükten kaçışta da belirir.
4. Camus: Saçma Bilinci ve Evrenin Suskunluğu
Camus’de saçma, insanın anlam arayışı ile evrenin suskunluğu arasındaki çatışmadan doğar. İnsan sorar; evren yanıt vermez. İnsan düzen ister; dünya ona çoğu zaman olayların soğuk ardışıklığını sunar. İnsan adalet arar; doğa adil değildir. İnsan ölüm karşısında anlam ister; ölüm sessizdir.
Bu nedenle saçma, ne yalnızca insandadır ne yalnızca dünyada. Saçma, insanın anlam istemi ile dünyanın kayıtsızlığı arasındaki karşılaşmada doğar. Camus’nün saçma düşüncesi, varlık-bilinç çelişkisini modern varoluşsal bir açıklığa taşır. Bilinç, evrenden anlam bekler; varlık susar. İnsan, bu suskunluğu sahte cevaplarla doldurduğunda kendini aldatır. Fakat suskunluğu olduğu gibi gördüğünde saçma bilinci doğar.
Camus için asıl sorun, saçmanın farkına vardıktan sonra ne yapılacağıdır. Saçmayı görmek, intiharı ya da nihilizmi zorunlu kılmaz. Aksine, saçma bilinci insana yanılsamasız bir yaşama olanağı verir. Sisyphos, kayasının yeniden aşağı yuvarlanacağını bilir; fakat yine de onu yukarı taşır. Onun trajik büyüklüğü, yazgısının bilincinde olmasındadır. İnsan, saçmayı yok edemez; fakat saçmanın bilincine vararak ona karşı başkaldırabilir.
Burada insanın anlam kurma çabası yeni bir etik boyut kazanır. İnsan, evrenin suskunluğunu mutlak hakikat iddialarıyla doldurmak yerine, sınırlı, kırılgan ve insani anlamlar kurabilir. Camus’nün başkaldırısı, insanın hakikati ele geçirme iddiasından çok, hakikatin yokluğunda onurlu ve açık gözlü yaşama çabasıdır. Bu çaba, insanı sahte metafizik tesellilerden uzaklaştırırken, etik bir dayanışma ufkuna da açar.
Senin varlık-bilinç çelişkisi eksenli tezinde Camus’nün saçma düşüncesi özel bir önem kazanır. Çünkü insan, evrensel hakikatle bilincini özdeşleştirmek ister; fakat bu özdeşleşmenin imkânsızlığını sezdiğinde saçma bilinciyle karşılaşır. Bu karşılaşma, ya yeni yanılsamalara kaçışa ya da trajik bilgelik olanağına dönüşür. İnsan, saçmayı hakikat diye mutlaklaştırdığında şiddete düşer; saçmayı saçma olarak gördüğünde ise daha sınırlı, daha merhametli, daha uyanık bir bilinç düzeyine yükselebilir.
5. Anlam Dizgeleri ve Saçmalığın Tarihsel Döngüsü
İnsanlık tarihi, saçma olanla anlamlı olanın birbirini doğurduğu bir döngü olarak okunabilir. İnsan, çıplak doğa karşısında korunmak için anlam dizgeleri kurar. Bu dizgeler, başlangıçta varoluşsal kaygıyı yatıştırır, toplumsal yaşamı düzenler, ölümü taşınabilir kılar, acıyı açıklanabilir hâle getirir. Fakat zamanla bu anlam dizgeleri mutlaklaşır. Mutlaklaşan anlam, kendi dışındaki anlamları tehdit olarak görür. Böylece anlam, şiddetin kaynağına dönüşebilir.
Dinler, mitler, ideolojiler, devletler ve uygarlıklar bu döngünün tarihsel biçimleridir. İnsan, ölüm korkusunu aşmak için din kurar; fakat din kimi zaman ölüm adına öldürmeyi kutsallaştırır. İnsan güvenlik arayışıyla devlet kurar; fakat devlet kimi zaman güvenlik adına insanı ezer. İnsan adalet arayışıyla ideoloji kurar; fakat ideoloji kimi zaman adalet adına kıyımı meşrulaştırır. İnsan özgürlük ister; fakat özgürlük adına yeni tahakküm biçimleri yaratabilir.
Burada saçma, anlamın yokluğunda değil, anlamın mutlaklaştırılmasında belirir. İnsan çoğu zaman kötülüğü kötülük olarak işlemez; onu anlamlı bir görev olarak yaşar. Kıyımı arınma, savaşı şeref, zulmü adalet, itaati sadakat, ölümü yücelik, öldürmeyi vazife sanır. Trajedinin en karanlık noktası budur: İnsan kendi saçmalığını hakikat sanarak kan döker.
Atalarımız, evrensel hakikatin mutlak yansıması olarak kabul ettikleri ortak zihinler uğruna nice kelleler vermiş, nice kelleler almıştır. Tapınaklar, imparatorluklar, mezhepler, uluslar, sınıflar, devrimler ve karşı-devrimler bu büyük saçma-anlam diyalektiğinin sahneleri olmuştur. İnsan, hakikati bulduğunu sandığı her anda, çoğu zaman yeni bir körlüğün içine düşmüştür.
Bu nedenle uygarlık ile barbarlık birbirine dışsal iki karşıt değildir. Çoğu zaman aynı ontolojik yarığın iki görünümüdür. Uygarlık, saçmalığı düzenleyen yüksek bir anlam mimarisidir; barbarlık ise bu mimarinin mutlaklaştırılmış şiddetidir. İnsan kent kurar, yasa yapar, tapınak inşa eder, bilim üretir, sanat yaratır; ama aynı insan kendi kurduğu anlam düzenini korumak ya da yaymak adına yakar, yıkar, sürer, keser ve boğar. Uygarlığın en görkemli yapılarının gölgesinde çoğu zaman barbarlığın mezarları vardır.
6. Evrensel Hakikat Arzusu ve Ontolojik Yanılsama
İnsanın en büyük metafizik arzusu, bilincini evrensel hakikatle örtüştürmek, kendi varoluşunu varlığın mutlak anlamıyla özdeşleştirmektir. İnsan yalnızca yaşamak istemez; neden yaşadığını bilmek ister. Yalnızca ölmekten korkmaz; ölümün anlamını sormak ister. Yalnızca acı çekmez; acının evrensel bir düzen içindeki yerini arar.
Fakat bu arzu, trajik bir yanılsamayla birlikte gelir. Çünkü insanın bilinci sonludur, tarihsel olarak koşullanmıştır, dilsel ve kültürel dolayımlar içinde işler. İnsan, evrensel hakikate yönelir; fakat onu kendi tarihsel kavramları, kendi sembolleri, kendi korkuları ve kendi arzuları içinde kurar. Bu nedenle insanın hakikat iddiası, çoğu zaman hakikatin kendisi değil, hakikate duyulan arzunun tarihsel biçimidir.
Varlık-bilinç çelişkisinin ortadan kalkması, insanın insan olmaktan çıkması anlamına gelir. Çünkü çelişkinin olmadığı yerde soru yoktur; sorunun olmadığı yerde anlam arayışı yoktur; anlam arayışının olmadığı yerde tarih, kültür, trajedi ve insan yoktur. Saçmalığın ötesi, bu anlamda hiçliktir. Bu yalnızca biyolojik ölüm değil, bilincin kendi gerilimini yitirdiği ontolojik suskunluktur.
İnsan bu hiçliği sezdiği için hem ondan korkar hem ona yaklaşmak ister. Hakikati ister; fakat mutlak hakikatle özdeşleştiğinde kendi tarihsel varoluşunun sona ereceğini de sezgisel olarak duyar. Bu nedenle insanın hakikat arayışı, sonu olmayan trajik bir yürüyüştür. İnsan, evrensel hakikatle özdeşleşemez; fakat ona yönelmeden de insan olamaz.
Bu noktada bilgelik, çelişkinin ortadan kaldırılmasında değil, çelişkinin doğasının kavranmasında aranmalıdır. İnsan kendi anlam dizgelerinin tarihsel, sınırlı ve kırılgan olduğunu kavradığında, onları mutlaklaştırma eğiliminden uzaklaşabilir. Evrensel hakikati bütünüyle ele geçiremeyeceğini bildiğinde, hakikat adına öldürmekten vazgeçebilir. Kendi saçmalığını tanıdığında, onu başkalarına zorla dayatmamayı öğrenebilir.
7. Saçmalığın Etik Bilinci
Eğer insan saçmalığa mahkûmsa, etik sorun bu mahkûmiyeti ortadan kaldırmak değil, onu nasıl taşıyacağını öğrenmektir. Saçma bilinci, insanı zorunlu olarak umutsuzluğa sürüklemek zorunda değildir. Aksine, insanın kendi sınırlılığını kavraması, daha yüksek bir etik duyarlılığın başlangıcı olabilir.
İnsan, kendi anlamının mutlak olmadığını bildiğinde, başka anlamların varlığına katlanabilir. Kendi hakikat iddiasının sınırlı olduğunu kavradığında, başkasının varoluşunu yok edilmesi gereken bir tehdit olarak görmez. Kendi saçmalığının farkına vardığında, saçmalığını kutsallaştırmaz. Böylece saçma bilinci, nihilizme değil, trajik merhamete açılabilir.
Bu etik bilinç, Schopenhauer’in acı ortaklığı düşüncesiyle, Kierkegaard’ın bireysel sorumluluk kaygısıyla ve Camus’nün başkaldıran insan anlayışıyla birlikte düşünülebilir. Schopenhauer, bütün varlıkların istemenin acısı içinde birbirine bağlı olduğunu gösterir. Kierkegaard, bireyin kendi varoluşunu sahici biçimde üstlenmesi gerektiğini vurgular. Camus, saçma karşısında yanılsamasız bir başkaldırının onurunu savunur. Bu üç hat, varlık-bilinç çelişkisi ekseninde birleştiğinde, insanın saçmalığa rağmen daha ahlaki bir dünya kurma olanağı belirir.
Bilgelik, insanın saçmalamaktan bütünüyle kurtulması değildir. Bilgelik, saçmalığını hakikat sanmamayı öğrenmesidir. İnsan, anlam kurmaya devam edecektir; çünkü anlam kurmadan yaşayamaz. Fakat bu anlamı mutlaklaştırmadan, onu şiddetin gerekçesi hâline getirmeden, başkasının varoluşunu ortadan kaldıracak bir kutsallık düzeyine taşımadan kurmayı öğrenebilir.
Desipere est juris gentium sözü, bu bağlamda yalnızca insanın saçmalama hakkını değil, saçmalığı bilince çıkarma sorumluluğunu da ima eder. Saçmalamak insanlığın ortak hakkıysa, saçmalığın farkındalığı da insanlığın ortak etik görevidir.
Sonuç
İnsan, doğanın çepeçevre kuşatması altındaki türsel varlığı olarak, saçma olan ile anlamlı olan arasındaki çelişkide var olur. Bu çelişki, daha derinde varlık ile bilinç arasındaki ontolojik yarığın tarihsel görünümüdür. İnsan, doğaya aittir; fakat bilinç aracılığıyla doğayı aşmaya yönelir. Ölür; fakat ölümsüz anlamlar kurar. Acı çeker; fakat acısına evrensel bir gerekçe arar. Sonludur; fakat sonsuzluğa uzanır.
Bu nedenle insan saçmalığa mahkûmdur. Ancak bu mahkûmiyet, insanın aşağılanması değil, onun trajik büyüklüğünün ifadesidir. İnsan saçmalayarak kültür kurar, anlam üretir, uygarlık inşa eder, Tanrılar yaratır, felsefeler kurar, bilimler geliştirir, sanatlar doğurur. Fakat aynı insan, saçmalığını hakikat sanarak kan döker, şehirler yakar, bedenleri kurban eder, düşman imgeleri üretir ve kendi türünü kendi anlamlarının sunağında boğazlar.
Schopenhauer’in isteme acısı, Kierkegaard’ın kaygısı ve Camus’nün saçma bilinci, insanın bu evrensel tragedyasını farklı açılardan görünür kılar. Schopenhauer, insanın arzunun karanlık döngüsüne bağlı olduğunu gösterir. Kierkegaard, özgürlüğün kaygı doğuran uçurumunu açığa çıkarır. Camus, evrenin suskunluğu karşısında insanın onurlu başkaldırısını düşünmeye çağırır. Varlık-bilinç çelişkisi ise bu üç hattı daha geniş bir ontolojik çerçeveye taşır: İnsan, doğaya ait bir varlık olarak doğanın içindedir; fakat bilinç sahibi olduğu için doğanın üzerine anlam kubbeleri kurmak zorundadır.
Bu kubbeler göğe değmez; ama insan onlarsız da yaşayamaz. İşte insanın saçmalığı budur: Kendi kurduğu kubbelerin göğe değmediğini bile bile onların altında yaşamaya çalışmak. Kendi anlamlarının mutlak olmadığını seze seze onları savunmak. Kendi bilincinin evrensel hakikatle özdeşleşemeyeceğini bilerek hakikate doğru yürümek.
Belki de insanlığın gerçek bilgelik olanağı burada başlar. İnsan, varlık-bilinç çelişkisini ortadan kaldıramayabilir; fakat bu çelişkinin ürettiği yanılsamaları tanıyabilir. Saçmalığı yok edemeyebilir; fakat saçmalığını kutsallaştırmaktan vazgeçebilir. Evrensel hakikati bütünüyle ele geçiremeyebilir; fakat kendi hakikat iddiasının sınırlılığını kabul edebilir. Böylece insan, hiçliğe varmadan saçmalığı görebilir; ölmeden çelişkiyi düşünebilir; kendi anlamını mutlaklaştırmadan yaşayabilir.
Desipere est juris gentium.
Saçmalamak insanlığın ortak hakkıdır.
Fakat bilgelik, bu hakkı kana bulamadan kullanabilmektir.
Kaynakça
Camus, A. (1997). Sisifos Söyleni (T. Yücel, Çev.). Can Yayınları.
Camus, A. (1995). Başkaldıran İnsan (T. Yücel, Çev.). Can Yayınları.
Kierkegaard, S. (2013). Kaygı Kavramı (T. Armaner, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Kierkegaard, S. (2017). Ölümcül Hastalık Umutsuzluk (M. M. Yakupoğlu, Çev.). Doğu Batı Yayınları.
Schopenhauer, A. (2014). İsteme ve Tasarım Olarak Dünya (L. Özşar, Çev.). Biblos Kitabevi.
Schopenhauer, A. (2019). Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar (A. Nalbant, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Nietzsche, F. (2011). Tragedyanın Doğuşu (M. Tüzel, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Heidegger, M. (2008). Varlık ve Zaman (K. H. Ökten, Çev.). Agora Kitaplığı.
Unamuno, M. de. (1986). Yaşamın Trajik Duygusu (O. Derinsu, Çev.). İnkılâp Kitabevi.
Jaspers, K. (2013). Felsefeye Giriş (M. Akalın, Çev.). Say Yayınları.